Sevgili Kerem,1979 yılından 2008 yılına kadar mesleğim gereği İstanbul'da değildim.Caferağa salonunda hiç voleybol maçı izleyemedim.O zamanlar maçlar Sporsergi Sarayı'nda oynanırdı.Caferağa salonunun yerinde bir toprak futbol sahası vardı ve o zamanlar ışıklandırılmış olup daha İnönü Stadı'nda sadece gündüz maçı oynanırken orada gece maçları oynanırdı.Yani Caferağa atmosferini hiç yaşamadım.Yazdıklarının hiç bir kelimesine itirazım yok.Salona gelen ve benim itiraz ettiğim şarkılı tezahürat yapanlar gayet tabii takıma destek vermek istiyorlardır.Gerektiğinde şarkı da söylenir,yerinde söylenirse müthiş etki yapar,biz de zaman zaman bunlara eşlik ediyoruz.Benim derdim maçı yaşamak.Gerek Polonya gerekse İtalya'dan maçlar izliyoruz.Vallahi o seyircilerin maça çok büyük etkileri oluyor.En basiti
düşünsene rakip takımın her servis atışında bütün salonun çeşitli şekilde ıslık veya bağırmayla orayı cehenneme çevirdiğini.Bu sadece setin son sayılarında ve sayılar yakınken yapılıyor.Biz, Kim servis atarken devamlı ona adı ile ve alkışlarla tezahürat yapa yapa bunu salonun geneline yayabildik.Şimdi bunun mu oyuna etkisi olur yada o anda söylenen şarkının mı?Tabii ki bu tezahüratlar hep birlikte iyi bir koodinasyonla yapılmalı ve bunu yapacak belirli guruplar öncülük yapmalı.Benim dünkü maçta gördüğüm oradaki iki gurubun (dikkat edersen her zaman her maçta olan ortada altta bulunan gurubu konu etmedim) kendi aralarında tezahürat maçı yaptığıdır.Voleybol,futbol gibi ara ara durağan oynanan bir spor değildir,her an oyunun içinde olunmalı diye bitireyim.

Evet Süleyman abi, Ereğli'de falan belli bir süre yaşamıştınız galiba, hatırladım. Belki sizin dostlardan o zamanlarda maça gelenler vardır. Zaten Caferağa'da voleybol çok sürmedi. İki sezon falan geçirdik. Ama eski Burhan Felek'le yapısı birbirine benzerdi. Güzel anılar olarak geçti.
Oralarda salonun ufak ve dar olmasından dolayı daha fazla maçın içinde olunurdu, tezahüratlarla tepkilerle bayağı baskılı ortam olurdu ama takımlarımız bu zamanki kadar güçlü değildi. Taraftardan bunalan rakip koçlar oyuncularını saha ortasına taktik vermeye götürürdü. Az kişi olunduğunda dahi keyifli bir ortam olurdu.
Maçı yaşamak dediğin gibi voleybol ve basketbolda tribün etkisi bakımından kıymetli bir unsur. Buna örnek gösterdiğin ülkelerde geçmişten beri yerleşmiş spor kültürü içinde, bu branşlardaki takımların ufak şehir ve kasabalara kadar yayılarak popülaritesini koruması da etkendir. Şimdi Fenerbahçe erkek voleybol takımı klasındaki bir takım mesela Bandırma'da olsaydı, her maç çok büyük ilgiyle coşkuyla takip edilirlerdi.
Bende Polonya,İtalya,Almanya salonlarındaki maçları izlediğimde etkileniyorum. Tek tip giyinen genci yaşlısı kitlenin orada ayakta davullarla falan tezahürat ettiği oluyor. Genelde çok büyük futbol branşı falan olmayan bölgelerde voleybol,basketbol iyice sivriliyor.
Bu takımların oralar için büyük bir sosyal etkisi olduğu gibi, sevdikleri sporu izlerken daha bilinçli davrandıklarını , tepkiler koyduklarını görüyoruz. Onlara bakınca bizim daha alacağımız yol var.
Biz ise futbol tribünlerinden salonlara geçiş yapan, kendi kendilerine boş salonlarda maç takip etmeyi tercih eden elitist voleybol camiasınca hor görülen, zamanla evrim dönemindeyken salonlarda onlara rahatsızlık veren bir taraftar topluluğu gibi türeyiverdik.
Maça gelen taraftarlarımız canları isterse bu bahsettiğiniz tarzı becerebiliyor, ancak herkes sizin kadar düzenli maça gelip oyunu kavramadığından genelde bildikleri işe yöneliyorlar. Bende yıllarca salon maçlarına gide gele dediğiniz maçı yaşamak modunun önemini iyice analiz etmişimdir. Gelen taraftarları çok eleştirmişimdir. Bazen de tribün içindeyken sarfedilen emekle yorulup, bir de sahaya baskı yapma ıslıklama işini üstlenmekle neden yıpranıp duruyoruz diye salonun gerisinde hiçbirşey yapmayanlara kızmışımdır.
Dün mesele maçın başında "Peşindeyiz Kanarya" diye bir besteyle girildi, çok tempolu değildir ama ilk teknik molaya kadar gayet coşkulu bir halde gidiverdi, zira takım da maça iyi giriş yapmıştı.
Sonrasında farklı yeni besteleri söyleyelim düşüncesine daldıkları süreçte, oyun başabaş hale gelmişti bile.
Burada suçlu onlar mıdır, oyunun akışında rakibin kendilerini geçmesine fırsat veren oyuncular mıdır, yoksa kritik yerlerde dengeyi bozan hakem midir.
Ben köşede çekim yaparken bir grup kadın onlara bela okuyordu, sanki onlar düşman ve oyunu sabote etmeye gelmiş gibi. Ben de maçta ivmeyi kaybetmişken salonda aynı modda sahadan kopuk birşey olmuyormuş gibi aynı tezahüratların sürmesini sevmem de bunu düzeltmenin yolu böyle üst perdeden bela okumak değil.
17-17 olduktan sonra Saldır Fener tarzına döndüler ama nafile çabalar oldu. Böylesine geniş , sahaya uzak, içi boş olunca oyuncu-taraftar etkileşimine soğuk bir ortam sunan bir salonda istenen ortam olmuyor. Tek artı yanı kulübün organizasyonunda olmadığı için ucuz biletle gençlerin gelebildiği, Ataşehir'deki endüstriyel spor salonundan daha bağımsız ve rahat olabildiklerini söyleyebilirim. Bu noktada ego savaşlarına girmeyip salt takımı destekleseler faydaları artacak.
(Dün ufak bir grup geldi, maçın ikinci seti falandı, tek yaptıkları maç sonunda fırsat bulup Aziz Yıldırım'a tezahürat etmek oldu. Geldikleri yerde Bağlarbaşı semti, salonun dibi ama misyonları Fenerbahçe'yi desteklemekten farklı şeyler olunca, oradaki varlıkları ne sizin ne benim ne de tribünde o yukarıda duran tribüncülerin Fenerbahçe için olan saf duygularından değerli sayılmazlar)
Neyse , inşallah erkek voleybol takımını layık oldukları bir ortamda hep beraber izleyip desteklemek bir gün kısmet olur.